Sevgili dostlar, En çok sevdiğim roman türlerinden biri dedektif hikâyeleridir. Çocukluğumdan bu yana, özellikle dedektif filmlerini ve kitaplarını hep ilgiyle takip etmişimdir. Çünkü bu tür eserler insana sadece bir hikâye sunmuyor. Aynı zamanda düşünmeyi, detayları fark etmeyi ve görünmeyenin peşine düşmeyi öğretiyor. Özellikle Sherlock Holmes serisinin bende ayrı bir yeri var. Holmes’un o […]
Sevgili dostlar,
En çok sevdiğim roman türlerinden biri dedektif hikâyeleridir.
Çocukluğumdan bu yana, özellikle dedektif filmlerini ve kitaplarını hep ilgiyle takip etmişimdir.
Çünkü bu tür eserler insana sadece bir hikâye sunmuyor.
Aynı zamanda düşünmeyi, detayları fark etmeyi ve görünmeyenin peşine düşmeyi öğretiyor.
Özellikle Sherlock Holmes serisinin bende ayrı bir yeri var.
Holmes’un o meşhur yaklaşımı vardır ya:
Her şey ortadadır aslında, ama önemli olan bakmak değil, görebilmektir.
İşte bugün yaşananlara da biraz böyle bakmak gerektiğini düşünüyorum…
Bu konuya da böyle girmek istemezdim.
Ama bazı olaylar vardır ki, yüzeyine bakınca başka, derinine indikçe bambaşka şeyler anlatır.
Başta şunu net söyleyeyim;
Kim olursa olsun, hakkında kesinleşmiş bir hüküm yoksa herkes için masumiyet karinesi esastır.
Bu bir tercih değil, hukukun temelidir.
Ancak…
Ortada tuhaf bir zamanlama, garip bir akış ve cevap bekleyen ciddi sorular var.
Şimdi gelin, bir dedektif gibi düşünelim:
Ataşehir gibi bir ilçede, yıllarca yönetimde bulunan bir yapı var.
Bu yapının başında da Battal İlgezdi bulunuyordu. Uzun yıllar boyunca aynı kadrolar, aynı bürokratik düzen, aynı işleyiş…
Peki ne oldu da, aradan geçen onca yıldan sonra hiçbir şey konuşulmazken; göreve yeni sayılabilecek bir isim, yani Onursal Adıgüzel üzerinden bir anda düğmeye basıldı?
Bu noktada sorulması gereken ilk soru şu:
Gerçekten yeni ortaya çıkan bir usulsüzlük mü var, yoksa zaten var olan bir düzenin içinden seçilmiş bir hedef mi?
Çünkü sahaya baktığınızda şunu görüyorsunuz:
Kadrolar büyük ölçüde aynı.
Bürokrasi büyük ölçüde aynı.
Hatta birçok kritik noktada eski dönemin etkisi hâlâ hissediliyor.
Şimdi ikinci soruya geçelim.
Eğer kadrolar aynıysa, bilgi kimde?
Cevap basit: İçeride.
Yani bu tür dosyalar dışarıdan değil, çoğu zaman içeriden beslenir.
Bu da bizi üçüncü soruya götürüyor.
Bu bir yolsuzluk dosyası mı, yoksa bir güç savaşı mı?
Çünkü siyasette bazen mesele suç değildir; mesele kimin kontrol ettiğidir.
“Koltuk” dediğimiz şey sadece bir makam değil, aynı zamanda güç, etki ve kaynak yönetimidir.
Eğer yeni gelen yönetim, eski yapıyla tam anlamıyla uyum sağlayamadıysa…
Eğer içeride hâlâ eski dengeler korunuyorsa…
Eğer bazı isimler dışarıda bırakıldıysa…
İşte o zaman içeriden gelen hamleler başlar.
Buna kimisi “ihbar” der, kimisi “temizlik”, kimisi ise açıkça “tasfiye”.
Unutmayalım;
Bir yapının içinden bilgi sızıyorsa, orada ya ciddi bir rahatsızlık vardır ya da ciddi bir hesaplaşma.
Hissettiğim tablo şu ;
Bu mesele sadece bir adli süreç değil.
Aynı zamanda siyasi ve parti içi dengelerin yeniden kurulma süreci olabilir.
En kritik nokta:
Eğer bir yönetim kendi kadrosuna tam anlamıyla hâkim değilse, aslında o koltukta oturur ama muktedir olamaz.
Son sözüm şu olsun…
Ben kimseye suçlu demiyorum.
Kimseye de kefil olmuyorum.
Ama bu hikâyede görünenle yetinen çok şey kaçırır.
Çünkü bazen asıl mesele, dosyada yazan değil…
o dosyanın neden şimdi açıldığıdır.
Bekleyelim.
Çünkü bazı gerçekler vardır, kokusu önce gelir… kendisi sonra ortaya çıkar.
Kalın Sağlıcakla .