İnanç TÜRKER
İnanç  TÜRKER
inanc@inancturker.com
Karanlık Koridorlarda Bir Hayalet; Antura…
  • 0
  • 40
  • 15 Ocak 2021 Cuma
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (No Ratings Yet)
    Loading...
  • +
  • -

Daha önce size, ilk romanıma da ilham kaynağı olan Ortadoğu’da bir otelin dramatik hikayesini anlatmıştım.

Evet… İngiliz gazeteci H. N. Brailsford’un (1873-1958) dediği gibi, ‘’İnsan, savaşın ne olduğunu, ancak bittiği zaman anlar.’’

Her türlü vandallıktan nasibini alan Ermeni Mazlumyan Ailesi’nin oteli, 1.Dünya Savaşı’nda yaşanan kıyımın abidesi haline gelmiş…

Savaşın başrol oyuncusu Almanlar, atalarının buyurduğu! ‘’Büyük bir savaş, ülkede üç ordu bırakır; sakatlar ordusu, yas tutanlar ordusu ve hırsızlar ordusu’’ sözünü unutmuş olmalı ki ilk fırsatta fitili ateşlemişler ve halkları da buna çok güzel! hazırlamışlar.

Albert Einstein’in, ‘’Propagandayla zehirlenmedikleri sürece kitleler asla savaş düşkünü değildir’’ sözü bana göre, siyasal tarihin önsözü olabilecek ağırlıkta. O dönemin Almanya’sına baktığınızda sınırlı kaynakların önemli bir bölümünü propagandaya ayırdıklarını görebilirsiniz. Buna, uçaklardan el ilanları atmak da dahil…

1915’te, savaşın ilk Noel’e kadar biteceğini düşünen ordu mensupları, bir sonraki Noel’i göremeden, Alman zeplinleri ve sonrasında geliştirilen uzun menzilli uçakların bombardımanlarıyla moloz yığınları arasında can vermiş. Eğlence üzerine kurulu, şatafatlı Avrupa şehirlerinin geniş meydanları toplu mezar olarak kullanılırken birinin başına gelen, diğerlerinin yaşadıklarının karbon kâğıdıyla çizilmiş birer kopyası olmuş.

Romanımı okuyanlar, bu satırları hatırlayacaktır…

Ama konumuz bu değil…

Savaş olgusunu, insanın salt ölümü olarak algılayamayız. Molozların arasına karışan ve bugün sadece isimlerini bildiğimiz eserlerin kalıntılarıyla birlikte; insanların, yuvarlanıp giden dünyaya miras bıraktığı kadın ve çocukları da unutmamalı…

Burada, yersiz bir hümanizmin avukatlığını yaptığım düşünülmesin. Milli Mücadele gibi, bir varoluş davasıyla; hiç yoktan karambole girdiğimiz 1.Dünya Savaşı’na aynı gözle bakamayız. Bizim bahsettiğimiz 2. tür…

Moloz olmaktan son anda kurtulsa da, muhteviyatı! değişen yapılar var. En basit örneğiyle, viraneye dönmüş evler; keskin nişancıların, düşman askerlerini temaşa ettiği bir tefekkürhaneye dönmüş. Ne tefekkür!

Varoluş amacının dışında farklı bir kimliğe bürünen; Beyrut’un kuzeyinde 1600’lerin ortalarında Cizvit Papazlar tarafından kurulan Antura Koleji’nin kaderi de onlardan farklı değil…

Savaşın ilk yılında Anadolu’daki darüleytamlar (yetimhane) tıka basa, ailesini kaybetmiş yetimlerle dolmuş. Savaşın uzamasıyla, zamanla cephedeki askerin istihkakını bile karşılayamayan Cihan İmparatorluğu’nun kırıntıları, ona emanet edilen yetimleri bile doyurmakta zorlanmaya başlamış.

1915’teki Sevk ve İskan Kanunu gereğince Halep, Şam ve Lübnan’a yollanan Ermeni çocuklarının büyük kısmı da, bir zamanlar katı bir din eğitimi veren Antura Koleji’nin koğuşlarında hayata devam etmiş.

Evet… Antura, artık bir okul değil, yetimhanedir… Sene 1915…

Türk ve Kürt yetimlerine de ev sahipliği yapsa da, ağırlığını Ermeni çocuklardan müteşekkil bir yetimhane…

Peki, Antura kime emanet edilmiş?

Dönemin 4. Ordu Kumandanı, Bahriye Nazırı ve gayrimüslimlerle, Araplara karşı sergilediği sert tavrıyla meşhur Cemal Paşa…

Paşa; Suriye, Hicaz, Filistin Umumi Valiliği’ne atandığında, bölgeyi ‘’Konyalaştırmak’’ için kolları sıvamış. Paşa’nın yakın çevresi bu terimi, ‘’Türkleştirmek’’ anlamında kullandığını bilirmiş.

Omuzlarına yüklenen bu kadar sorumluluk ve görevi tabii ki tek başına yapacak değildi. Bu amaçla; kendisini edebiyat dünyasından tanıdığımız fakat o dönem, Paşa’nın emir subayı olan Falih Rıfkı Atay, elindeki mektupla, İstanbul Haydarpaşa Garı’nda inip soluğu, yine hepimizin yakından tanıdığı Halide Edip Adıvar’ın yanında almış.

Halide Hanım’ın gözleri, mektup üzerinde gezintiye çıkarken; Cemal Paşa Beyrut’ta 32 Arap milliyetçisini idam ettiriyor bir yandan da Beyrut merkezli, Amerikan ve Fransız kolejlerine benzer yapıda Türk kolejleri açmayı planlıyordu.

Bunlar, amacına ulaşsaydı belki, Osmanlı’ya karşı Arap milliyetçiliği hortlamayacak; İngilizler Arap desteğini alamayacak ve Filistin’de Nablus (Megiddo) Savaşı’nda Osmanlı’yı yenemeyip 250.000 askerimizi esir alamayacaklardı…

Konumuza geri dönersek, Halide Edip; bir müfettiş, gözetmen olarak Antura’ya hareket ederken, Camal Paşa, yetimhaneye müdür olarak, yine ismine aşina olduğumuz, geleceğin İstanbul valisi Lütfü Kırdar’ı atamıştı bile… Hani, İstanbul’un en büyük kongre ve sergi sarayına ismi verilen Lütfi Kırdar…

Falih Rıfkı’nın aktardığına göre Halide Edip, daha ilk günden Cemal Paşa üzerinde etkili bir baskı kurmuş Paşa, yetimhaneyle ilgili ondan habersiz iş yapmamaya başlamış.

O dönem Antura’nın zorunlu misafirlerinden ve ‘’Elveda Antura’’nın Ermeni yazarı Karnig Panyan; Antura’da Ermenice konuşmanın, dua etmenin ve haç çıkarmanın yasaklandığını ve açlık nedeniyle de olsa hırsızlık yapmanın cezasının falaka olduğunu belirtiyor. İlerleyen zamanlarda Ermeni isimlerin Türk isimleriyle değiştirildiğini ve her yetime soyadı niyetine bir numara verildiğini anlatıyor.

Panyan, kitabında; “Manuel ve Mıgırdiç’in yarı ölü bedenlerini sürükleyerek hastaneye götürdüler. Bine yakın yetim, yaşlı gözlerle ve korku içinde falaka törenini izlemişlerdi. Orada bulunan Halide Edip adlı o güzel kadının ve öğretmenlerin yüz ifadelerinde, bakışlarında en ufak bir değişiklik olmadı’’ derken; Falih Rıfkı Atay, “Zeytindağı” kitabında, Antura’nın içindeki kiliseyi hiç bozulmadan saklayan bir Halide Edip’ten bahseder.

Takdir sizin…

‘’Mor Salkımlı Ev’’ isimli eserinde, yetimhane için yaptıklarını bir bir sıralayan Halide Edip, hiçbir yetimi yerde yatırmamış, hepsini temiz çarşaflarda misafir ettirmiş.

‘’Anamızı babamızı Ermeniler öldürdü’’ diyen Müslüman çocuklarına da, “Babanızı ananızı öldürenler buradaki çocuklar değildi. Hem onların anasını babasını da başkaları öldürmüş” diyerek, mutlak bir kutuplaşmanın önüne geçmişti.

Bugün, Antura’nın yerinde yeller esiyor olabilir fakat o olmayan karanlık koridorlarında, çocukların hayaletleri dolaşıyor. Ve etnik kimliği ne olursa olsun, hepsi aynı karanlığı paylaşıyor.

Savaş üzerine söylemleriyle meşhur Bertolt Brecht, ‘’Yazarlar, hükümetlerin savaş yaptıkları kadar hızlı yazamazlar, çünkü yazmak düşünmeyi gerektirir’’ der.

Ben bu konuda o kadar katı değilim, eminim bu vebalin altına girenlerin de bir düşüncesi vardı fakat bu, ne olursa olsun Antura’daki dramı değiştirmeyecek. Hepsi çocuktu ve olanların sorumlusu onlar değildi…

İşte şimdi hümanist olabilirim.

Romanımın 20. Bölümüne ismini veren ‘’Baalbek Yetimhanesi’’nin ve onun bayan müdiresinin gerçekte nereyi ve kimi konfigüre ettiğini anladınız artık…

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • YENİ
  • YORUM
TRCep Urfa Haberleri