İnanç TÜRKER
İnanç  TÜRKER
inanc@inancturker.com
İŞTE GİDİYORUM..
  • 0
  • 30
  • 17 Aralık 2020 Perşembe
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (No Ratings Yet)
    Loading...
  • +
  • -

Öğrencilik yıllarımın en güzel hatırası sanırım, Çanakkale’den İstanbul’a yaptığım otobüs yolculuklarıydı.

Yalnızlıktan hoşlanan biri olarak walkmanime, otogardaki büfeden aldığım kalem pilleri, özenle yerleştirdikten sonra dış dünyayla bağımı keserdim. Tecrübelerimle sabittir, çok konuşmayı seven bir yolcu yanınıza oturmadan önce kulaklığı takmazsanız; tanımadığınız ve otobüsten indikten sonra da bir daha hiç hatırlamayacağınız birinin, sizde karşılığı olmayan anılarını, siyasi görüşlerini, tuttuğu takımın başarılarını dinlemek ve bunu yaparken ara sıra nezaketen kafa sallayıp söylediklerini tasdik etmek zorunda kalabilirsiniz.

Yine tecrübemle sabittir, ne kadar çok kafa sallıyorsanız, karşınızdaki o kadar motive olup, bu zulmün! tahammül sınırına en az 100 km daha ekliyor.
Tabii bu, benim gibi yalnızlığı sevenler ve müzik eşliğinde köyleri ikiye ayıran yollarda kıvrılarak ilerleyen otobüsün camında türlü hayaller kurmayı ve bu hayaller, ütopya mertebesine ulaştığında çantasındaki kitabı çıkaran biri için geçerli, sohbeti sevenleri tenzih ederim.

Aslında, her yolculuk biraz da, geçmişe açılan kapıydı.

Senaristliğini hatıralarımın yaptığı en güzel filmleri, o otobüs camında izledim ben…

Ama yanındaki insaf edip sesini keserse…
Ekseriyetle, yolun başında yapılan heyecanlı sohbetler; uzayan yolun, takadi düşürmesiyle azalır ve en sonunda yerini, sessizliğe bırakırdı.

Yol boyunca hiç durmaksızın konuşan çok az insan görürsünüz. Bunlar, çoğunluğu etkilemeyecek azınlık yolculardır ve yanlarındakiler için bir zulümdür.
Ünlü Ortaçağ filozoflarından birisi, ‘’Boşboğazlığın yaşı yoktur’’ demiş… Ne güzel demiş… İnsan, hangi yaşta olursa olsun bazen gereksiz konuşabiliyor, buna ‘’boşboğazlık’’ deniyor ve yanıma oturanların boğazında da bu boşluk oluyordu.

Düşünsenize; benim gibi, ofsayt pozisyonunu bilmeyen birinin yarım saat boyunca, son derbi maçın pozisyonlarını dinlediğini…

Bir keresinde, hangi takımı tutuğumu soran birine, takım tutmadığımı söylediğimde, adamın yüzünde ‘’Ne yani! Bir saattir boşuna mı konuşuyorum ben’’ der gibi sitemkar bir ifade belirdi.

Daha beter bir başkasına aynı cevabı verdiğimde, gözlerinden, cinsiyetimden şüphelendiğini hissettim.
‘’Gençsin, öğrencisin, erkeksin ve nasıl bir takımı tutmazsın?’’ diyordu, kanunla belirlenmiş emekli, dul ve yetim aylığından biriyle geçinen gözler…

Bir keresinde de, önümdeki koltuğun arkasına sıkıştırdığım Todd May’in ‘’Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi’’ kitabını gören biri, benim de bir anarşist olduğumu düşünmüş olmalı ki tuhafça yüzüme bakıp, köyündeki büyükbaş hayvanlardan bahsetmeyi kesmiş ve şanzımanı bozuk araba gibi horlamaya başlamıştı.

Gözlerine dik dik baktığı çelimsiz üniversite öğrencisinin bir de, Anayasa Hukuku dersinde yaptığı ayarsız çıkış nedeniyle okuldan 3 gün uzaklaştırma cezası aldığını bilseydi, yanından kalkıp boş bir yere oturması işten bile olmazdı.
Her neyse…
Yanınızdaki yorulup, sizden de yüz bulamadığında işte o sihirli an gelmiştir.
Sessizliğin başladığı yerde, iç hesaplaşmalar, anılar, ‘’Şunu keşke yapmasaydım’’ başlığı altında maddelenen pişmanlıklar listesi, kimsenin duymayacağı bir sinsilikle, konuşmaya başlar.

Az önceki heyecanlı konuşmaların, diğer yolculara verdiği rahatsızlık, bu konuşmada yaşanmaz.

O dakikadan sonra, ‘’Verdiğimiz geçici rahatsızlıktan ötürü özür dileriz’’ tabelasına gerek yoktur.
Artık, tamamen kendinizle baş başasınız… Maddenin katı, sıvı ve gaz halinden sonraki en güzel hali; yalnızlık… Eee biz de madde sayılmaz mıyız? Sonuçta, evrende belli bir yer kaplıyoruz.Tom Hardy’nin dediği gibi, ‘’Bir süreliğine yalnız kalmak tehlikelidir. Bağımlılık yapar.’’
Sanırım ben, o süreyi çok uzattım ve kendimi yazarken buldum.

Şimdilik bir kitabım yayımlansa da, sırasını bekleyen diğerlerindeki karakterlerle diyalektiğin tadını çıkardım.
Bir süre sonra, o çok hoşlandığım otobüs camının sınırlarındaki dünya, ilk molada önüne gelen çayla son buluyordu.
Çay demişken, onu anlatmaya aslında bu üç harf yetmez.

O, bir kültürdür çünkü…
Çay, Anadolu nüfusuna kayıtlı herhangi birinin, vazgeçemeyeceği hayat iksiridir.

Ekmeksiz, katıksız yaşanabilir fakat çaysız, asla… Ona olan bu sevgi, yetişkin bir köylü olma yolunda ilerleyen çocuklara küçük yaşlarda aşılanır, kahvaltıda başlayan eğitim; günün ilerleyen vakitlerinde – ki bu her fırsatta, her dakika olabilir – devam eder.

Kahvehaneler ve köy odaları, sömestr sonunda diplomaların verildiği yegane eğitim! yuvalarıdır.

Adını tarihe yazdıramadığı için, meçhulde kalmış bir kahvehane bilgini, biraz daha ileri gidip, köy odalarının ismini, ‘’Çay odaları’’ olarak değiştirmek için darbe yapmaya kalksa da, bu konuda yalnız kalmıştır.
Doğal olarak çayın, cumhurbaşkanı olduğu bir çay cumhuriyetinde; yoğun telveli bir fincan kahvenin, herhangi bir devlet dairesi griliğinde, mübaşir olma şansı bile yoktur.

O, Brezilya’nın nemli, Amazon defterine kayıtlıdır ve şimdilik öyle kalacak.
Ta ki, köydeki kahvehanenin tahta taburesini yeteri kadar rahat bulmayıp, adını telaffuz edemediği bir kahve kuyruğunda, köyünden birini görme ümidiyle! etrafı süzen nesiller yetişene kadar…

Ekstrede ilk taksidini ödeyeceği kahveye eşlik edecek, kağıt inceliğinde pahalı bir lap top bile, rastladığı hemşehrinin tadını veremez.

Hele bir de ikinizin adı, bir gelin arabası edasıyla, karton bardağın üzerinde yanyana yazılmışsa…

Yıllarca birbirinden habersiz, ayrı yaşanan hayatlar bu bardakla birleşecek ve yeni sipariş edilecek kahvenin hesabını kimin ödeyeceği, her iki taraf için de, içinden çıkılamayacak bir kaosa dönüşecekti.

Bu durumda ayrılıp, kendi hesabında kavrulmak en akılcı çözüm olacaktı.
Otobüs camında başlayan masum hayallerimin, ütopik hatta saçma bir seviyeye ulaşması gibi sanırım konuyu dağıttım.

Ama emin olun benim gibilerin sayısı hiç de az değil…
Bu yolculuk; otogarda aldığım pillerin tükenip, otobüsün perona yanaşmasıyla son buluyordu ve ben etrafa dağılan hatıraları, hayalleri bir sonraki yolculukta kullanmak üzere toplayıp tekrar çantama koyuyordum.

Yeni neslin bihaber olduğu walkmanimde ne mi dinliyordum?
Bob Marley’in Jamaika yöresinden seslendirdiği;
‘’No woman, no cry.’’ (Kadın yok, ağlamak yok)
Başka bir yol hikayesinde buluşmak dileğiyle…

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • YENİ
  • YORUM
TRCep Urfa Haberleri