İnanç TÜRKER
İnanç  TÜRKER
inanc@inancturker.com
BİR BİLET
  • 0
  • 11
  • 08 Mart 2022 Salı
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (No Ratings Yet)
    Loading...
  • +
  • -

Bir bilet. İsim, koltuk numarası belirtilmemiş. Belki tedirgin, belirsiz bir hayatı tescillediği için üzerinde, 164 no’lu sefer numarasından başka bir şeyin yazmaması normaldi.

Belki de süpürge tohumuna katık yapılan, katıksız bir aşkın nüfus cüzdanı, vatanın tapusu.

Düşman donanmasının, boğazın güneyine demirlemesiyle, isimsiz bir biletin yolcusu olmuştu Mustafa oğlu Mazhar. Kahvehaneye bir hafta sonra gelen gazetede, boğazı geçmeyi plânlayan İngilizlerin, İstanbul’da harcamak üzere buraya münhasır para bastırdığını duymuş; dokuma tezgâhındaki tiftiği boynu bükük bırakıp soluğu Ankara Tren Garı’nda almıştı, İstanozlu yetim.

Mekkâre Hüseyin’in, altın sarısı beygirlerinin çektiği arabadan indi. Tren garına çıkan ara sokakta, alnını güneşe çarşaf gibi yayarak yürüdü. Köşede duran pala bıyıklı, kalın enseli adamın önündeki camekânda, iri buz kalıplarının yüzdüğü limonatayı görünce susuzluğunu hissetti. Annesininki gibi olmasa da belki de hayatının son limonatasını kana kana içti.

Etrafta, ona buna tren garını soran yaşıtları vardı. Şivesi oralara benzemeyen birinin, esnafla konuşmasına kulak misafiri oldu. Doğu’dan gelmiş ve İstanbul’a giden trenin yanaşacağı istasyonu soruyordu. Esnaf, İstanbul’da ne yapacağını sorduğunda, Çanakkale’ye giden kafileye katılacağını söylemişti.

Omuzunu tuttu Mazhar. Yarım yamalak tanıştılar. Bozuk aksanıyla isminin Câzim olduğunu söyledi. Orada burada boş geçen hayatını, doğru bir amaca hizmet etmekle anlamlandırmaya, hiçbir sözlükte karşılığı olmayan bu anlamla, ırgatlıktan istifa etmeye karar vermişti, Arap göçmeni Câzim.

Mazhar’ın, İstanbul’daki Levantenlerin kapış kapış aldığı ünlü sof kumaşını dokuyan elleri, tekrar cebine uzandı. Câzim için bir limonata parası çıkardı. O da, arkadaşı gibi dikti kafasına soğuk soğuk… Irgat kursağı, ilk ve son kez tanıştı bu ekşi ama tatlı nasibiyle.

Doğru yaptıklarını bilmenin mutluluğuyla tebessüm ettiler birbirlerine ve vatan için, gönüllü bir bilete talip oldular. İlk kez trenle yolculuk yapmanın çocukça heyecanını yaşıyorlardı. Bu, trene binme amacını unutturacak kadar güçlü bir duyguydu.

İkisi de gara ilerleyen adımlarını hızlandırdı. Birbirlerine verdikleri moralle yürüdükleri yol, garın heybetli kapında son buldu.

Mazhar, “Tam da bıraktığım gibi, hiç değişmemiş,” dediği kapıdan girerken babasıyla, garın açılışına geldiği günü hatırladı. İri gözleri doldu. İstanbul’dan gelen kırmızı saten kıyafetli Macar Orkestrasını, ikram edilen fındıklı lokumları ve dönüş yolunda yedikleri dondurmanın salepli tadını hatırladı. “Yokluğuna hiç alışamayacağım,”  diye söylendi.

Dikkatle etrafı incelediğinde, garın girişinde daha önce görmediği tirşe rengi Kütahya çinilerini fark etti. Açılışta, bunlar yoktu. Bir de gıcır gıcır parlayan rayların arasında şimdi, insanın yarı beline gelen yabani otlar türemişti. Fakat bu, yılların yorgunluğu çökmüş çeliğin ilk günkü gibi parlamasına engel değildi.

Demiryolunun kör hattında, bekleme salonundakiler gibi sırasını bekleyen birkaç tahta vagon duruyordu. Sıcaktan ısınan, yanakları paslanmış tekerlerin metalik kokusu garda kol geziyordu.

Gişelerin önünde bekleyen askere durumlarını anlatmak için ürkek adımlarla yanaştılar. Arkadaşıyla birlikte İstanbul’a, oradan da Çanakkale’ye giden kafileye katılacaklarını söylediler.

Adamın gözleri doldu. Söyleyecek fazla bir şey yoktu.

Onları görebileceği bir yerde beklemelerini, bu arada isimlerini gişeye kaydettirmelerini istedi.

İsimlerinin kaydedileceğini duyan Câzim gülümsedi. Belki de ilk kez, ismine bu kadar önem veriliyordu. İki arkadaş, gişedeki memura baktı. Adamın tavrından, bu işi sürekli yaptığı belliydi. Kısa bir sorgu ve not almadan sonra memur defteri kapattı. Meraklı gözlere, “Hepsi bu kadar,” dercesine baktı fakat çocuklar bekliyordu.

Mazhar, onlara da bilet kesilip kesilmeyeceğini sordu.

Rutin olarak yaptığı işin ruhsuzlaştırdığı adamın gözlerindeki buzlar eridi. Kirpikleri ıslandı. Bu yolculuk için bilete gerek yoktu fakat iki kahramanın belki de son isteğini geri çevirmedi. Eski seferlere ait sararmış iki bileti çocuklara uzattı.

Mazhar, annesinin kınaladığı ellerini adama uzatırken, biletin fiyatını sordu.

Memurun ıslanan kirpiklerinden sızan yaşlar, 164 no’lu katarın kayıt defterine damladı.

“Bu biletler bizden. Asıl biz borçluyuz size,” dedi adam.

Câzim, masrafa girmedikleri için mutluydu.

Tahtası çürümüş bankta beklemeye başladılar. Hava gittikçe ısınırken duvardaki saatin her iki yanındaki oval camlardan esen rüzgâr; girişteki büyük kapıdan çıkarak cereyan yapıyor, içeridekileri ferahlatıyordu. Mazhar’ın gözleri, Viyana yapımı saatin bronz kadranını çevreleyen romen rakamlarına takıldı.

Kim bilir kaç yolcu, kavuşmak veya ayrılmak için bu kadrandan gözlerini ayıramamıştı. Bundan haberi olmayan döküm kadran, umarsızca hareket etmeye devam etti. Geride bıraktığı her çizgi, Mazhar’ı çocukluğundan biraz daha uzaklaştırıyordu.

Biraz sonra, “Yola çıktığımdan beri bir şey yemedim. Sen de acıkmışsındır,” diyerek bez torbadan annesinin hazırladığı çökelek ve yufka ekmeğini Câzim’e uzattı.

İkisi de lokmaları yutarken gişelerin yanında duran bir adamın, bakır bakraç içinde çay sattığını fark ettiler. Mazhar, çayı işaret etti. Tanıştıklarından beri arkadaşına, en yakını gibi bakıyordu. Câzim mahcuptu, kendine has aksanıyla, “Bir gün öderim,” dedi.

“Helal olsun. Biz yol arkadaşıyız,” dedi Mazhar.

Dört gündür yollarda olan arkadaşının karnı doymuş, uyuklamaya başlamıştı.

Mazhar’ın ise, içeride koşturanları, evine ekmek götürmeye çalışan satıcıları, sırtlarındaki yükten iki büklüm olmuş hamalları, yumurta topuk ayakkabılarıyla ortada dolaşan iri göbekli gar müdürünü izleyen gözlerinin uyumaya niyeti yoktu. Bu arada saate bakmayı ihmal etmedi. Ta ki bastığı yerin hafifçe titremesinin ardından, kapının eşiğini kaplayan dumanı görene kadar. Artık saatin bir önemi kalmamıştı Mazhar için. Bu saatten sonra beklediği bir şey de yoktu. Aslında tren rayları, şehirleri ve insanları birleştirmek için yapılmıştı ama bu sefer böyle olmadı.

Hızlı adımlarla son kez Ankara’nın toprağında yürüdüler. Parlak demir eşikten, kara trene bindiler. Arkalarındaki asker, koridordaki askerlere elindeki defteri göstererek bir şeyler anlatıyor, ara sıra onlara bakıyordu.

Askerlerden biri, onları kompartımana yerleştirdi.

Hayatlarında at arabasından başka bir şeye binmemiş insanlar; koyu kahve vinil koltukların arasındaki masayı görünce şaşırmıştı.

Câzim, bir çocuk sevinciyle “Ben cam kenarında oturacağım,” dedi. Kompartımandaki konfor, Mazhar’ın da hoşuna gitmişti. Üstelik vagonda yürüyüş yapılabilecek bir koridor da vardı.  O an, bir ömür burada yolculuk yapabilecek kadar şaşkın ve mutluydular.

Askerler, iki arkadaşın bu garip sevincine bir anlam verememişti.

Tren, yaklaşık yirmi dakika bekledi. Bu sürede Mazhar ve Câzim’in yaşıtlarından bir kalabalık istasyonu doldurdu. Bazılarının yanında uğurlamaya gelen aileleri de vardı.

Hareket zamanı gelen trenin ani silkelenmesiyle sarsılan Câzim, yanağını dayadığı camın üstünden kafasını dışarı çıkararak istasyonu izledi. Onu izleyen diğer koltuktakiler sessizdi. Câzim, istasyonda sallanan elleri, bazılarının istasyonun sonuna kadar koşturmalarını izledi. Biliyordu ki hiçbiri ona el sallamıyordu. Biraz önceki heyecanının aksine, hatıralarını düşünerek yerine oturdu.

Mazhar, durgunlaşan arkadaşının omzunu sıvazladı.

İkisi de moloz yüklü bir siperde, boynunda asılı künyenin hakkını vermeye gidiyordu. Bunun için pişman değildiler. Bundan sonra, demirden yolda durdukları her tabelada biraz daha uzaklaşacaklardı, tek göz odadaki çocukluklarından.

O yıl, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde bahsettiği, sof kumaşıyla ünlü Ankara’nın İstanoz Kasabası’ndan Avrupa’ya satılacak kumaş çıkmadı. Tıpkı mezun vermeyen Kayseri Lisesi gibi…  Dokuma tezgâhları, ışıksız evlerin yasına ortak olmuştu. Belli ki, tereddütsüz trene binen Mazhar yalnız değildi.

Bir bilet. Üstelik bedava. Ama üstünde isim yazmayan.

Bir bilet, tüm dünyaya meydan okudu ve boğaz geçilemedi. Bunda şüphesiz Mazhar ve Câzim’in de payı vardı. Ordu istihkâkından verilen üniformalarının cebindeydi sararmış biletler… “Belki dönerim, o günün bir hatırası olur,” düşüncesiyle saklanan…

 

 

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • YENİ
  • YORUM
TRCep Urfa Haberleri