İnanç TÜRKER
İnanç  TÜRKER
inanc@inancturker.com
Aklımın Yüzölçümü; Horhor Mahallesi
  • 0
  • 9
  • 22 Şubat 2022 Salı
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (No Ratings Yet)
    Loading...
  • +
  • -

Anadolu’da, kasabaları makasla kesmiş gibi ayıran caddeler vardır. Ne yaparsa yapsın, sonunda o caddeye çıkancılız ıssız sokaklara inat, her mevsim, her saat yaşayan caddeler...

İşi biten esnafın görev bilinciyle işgal ettiği kahvehaneleri, bulunduğu coğrafyayla özdeşleşmiş meşhur ne varsa; mola veren yol yorgunlarına hararetle anlatıp tavsiye eden kurnaz satıcıların volta attığı caddeler

Eğer molanın ötesinde orada cömertçe harcayacağınız vaktiniz varsa, çay ısmarlayıp nereden ve neden geldiğinizi sorgulayacak birine veya size başka bir âlemden gelmiş gibi bakan meraklı gözlere yakalanmamanız işten bile değildir.

İşte ben, o caddenin tozlarının sis gibi üzerini örttüğü Horhor Mahallesi’nde büyüdüm.

Büyüdüm de; ne zaman, kazandığım üniversiteye gitmek için şehirdeki otogarın yolunu tutacak kadar büyüdüm sorususınavda sorulsaydı mutlaka boş bırakırdım.

İşte gidiyorum… Hayatımın sınırlarını ilk kez ihlal edipbir mülteci gibi… Otogara giden minibüsün camından,mahalle muhtarı Mümtaz Amca’nın bir vali endamıyla kapısını araladığı tek göz ofisle göz göze gelmenin dayanılmaz ağırlığını sırtlıyorum.

Dedemin yakın arkadaşıydı muhtar. Çocukken, hafta sonuonlarda izleyeceğim yerli filmi beklerdim. O zamanlar her evde televizyon yoktu. Hele hele Anadolu’nun bu ücra yerinde… Büyük şehirden gelenlerden duyardık; neon ışıklarıyla süslü vitrinlerdeki iri tüplü televizyonları. Fakat burası Horhor Mahallesi… Onların televizyonları varsa bizim de iki zıt mevsimi aynı anda yaşağımız evlerimiz var. Üzerinde kestane pişirdiğimiz kuzinenin başköşede olduğu oda, yazı yaşarken; diğerlerinin kışta olduğu. Horhorunzemheri ayazı, yorganın altında nefesimizle ısınmayı öğretmişti bize.

Hayat, izlediğim film gibi siyah beyazdı ama belediye işçilerinin nakdi sermayesi olmayan elleriyle süpürdüğü meskûn mahal dünyamızda grinin tonlarına yer yoktu. İçten pazarlıksız ilişkilerin kaşeleyip imza attığı sokaklarda, patlak topla yaptığımız maçlardan sonra kimin kapısını çalsak su isteyebilirdik.

Sonradan boyasa da gökyüzünü ara renkler, borç istediğinde halen altın veya döviz teklif etmeyen emisyonhacmi yüksek, döviz kuruna kur yapmayan vicdanlı insanlar vardı. Ve bunlar nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya oldukları için, yerini bilmediğim bir parkta koruma altına alınmışlardı. Öyle olmasa Bakkal Şükrü’nün bir kütüphane dolusu veresiye defteri niye?

Beynimin surlarını zorlayan hatıralar, bu kuşatmaya biraz daha devam ederse şoför Hayri Abi’ye durması için ültimatomvereceğim. Belki de babamın sıkı sıkı tembihlediği Hayri, ne söylesem durmayacak, o dakikadan sonra kelimeler, dokunmak istediğim bu kaçak mazotla çalışan kalbe uzanamayacak kadar kısa ve kifayetsiz olacak.

Kafam Şükrü’nün, boş zamanlarında süslemeler yaptığı veresiye defterine dönüyor. Hangi sayfayı çevirsem satır satırçocukluğuma borçlarım. Belki de bunları ödemeden kaçmak en iyisi. Bu kadar güzel olanın para birimi hangi veznede geçer?

Şehir pazarına satmaya götürülen tavukların, samanla karışık kokusunun sindiği koltuğa oturduğumdan beri içimi kaplayan bulutların gözlerimden yağmak için uğraşmasından anlıyorum, evdekilerin beni yolcu etmeye gelmeyişini.

Çok uzakta paslı şileplerin demirlediği bir liman kentinden gelen anlatmıştı, burnunun direğini sızlatan yosun kokusunu.O zamanlar bunu, karşı mahalledekilerle yaptığımız kavgada yediğim yumruk gibi zannetmiştim. Gömleğinin koluna silince geçer sandım kanamam. Artık biliyorum insanın nasıl sızladığını.

Bunun için deniz kenarına, yosunlara ya da yiyeceğim yeni bir yumruğa gerek duymuyorum. Geride bıraktığım mahalleme, koltuğunun altındaki patlak topuyla beni yolcu eden çocukluğuma esaslı bir veda yeterliymiş.

Dingilleri gıcırdayan minibüsün yararak ilerlediği bu kara deliğin çapının, sabırsızlıkla son bulmasını bekliyorum.Aklıma hiç duyulmamış bir yazarın işportadan aldığım ucuz kitabındaki cümle geliyor; Ayrılık; geride bıraktıklarına değer biçen, işinin ehli bir gevher şinastı.”.

Cümlenin anlamını düşünmenin ötesinde, Mühendislik yerine, belki de edebiyat okumalıydım,” diye hayıflanıyor,Horhorun değerini, hayatımdan çıkarken kapamayı unuttuğu boşluktan anlıyorum.

“Değişmeyen tek şey değişimdir”e inat, değişmeyen mahallemin, değişmeyen insanlarının erken doğurduğu bu prematüre hasret sızlatıyor burnumun direğini.

O sırada Hayri’nin zalim sesi dağıtıyor içimdeki bulutları.

’Ücretleri bir zahmet, elden ele…’’

Bu isteğini, ‘’Zahmet’’ kelimesiyle yumuşatıp emanet bir kibarlık yapsa da benim sinir uçlarıma merhem olamıyor. Adamın kabalığını yetişme tarzına bağlarken, hasretimi bağlayacak yer bulamıyorum. Oysa ben böyle iyiydim, HorhorMahallesi’nin melankoli kokan tiyatrosunda. Hatta bu acıdanmazoşistçe zevk almaya başlamıştım.

Ünlü Ortaçağ filozoflarından birisi, “Boşboğazlığın yaşı yoktur,” demiş. İnsan bazen gereksiz konuşabiliyor ve buna ‘’boşboğazlık’’ deniyordu. İşini yapmaya çalışsa da Hayri’nin boğazında bu boşluk vardı.

Saçı sakalı birbirine karışmış hali, rengârenk çiçek desenli gömleğinden tüten ter kokusu insanın aklına, “Keşke burnumu cebime koyup ağzını kapatabilseydim,” gibi dâhiyane düşünceler getiriyor.

Bu trajedi bir an, geride bıraktığım sıvasız evleri unuttursa da izlediğim hayal sahnesinin finalinintedirginliğini, biraz ilerideki Dostlar Kıraathanesi’nin önünden geçerken yaşıyorum. Okuduğum kitaplarda ne zaman bir kahvehaneden veya meyhaneden bahsedilse tüm yazarların aralarında anlaşmış gibi bu mekânlara, “Dostlar adını vermesi; Dostlar Kıraathanesi’nin demli çaylarında eriyen şeker insanlarını benim için sıradanlaştırmıyor.

Ve işte, bir geçit töreni gibi onların önünden geçiyorum. Su buharına gömülmüş camın önündeki masada Fazıl Abi’ninbulutsuz bir yaz gecesinde, şoför Hayri’nin cilaladığı minibüsün kaportası gibi parlayan keli. Onu nerede olsa tanırım. İçtiği çayı fondipleyen başı bir kuğunun boynu gibi kıvrılıyor.

Anadolu nüfusuna kayıtlı mahallemin insanları çaydan daha fazla neyi sevebilir ki?

Ekmeksiz, katıksız yaşanabilir ama çaysız asla. O, hiç kimsenin vazgeçemeyeceği yegâne hayat iksiridir. Çok tüketildiğinde vücutta demir eksikliğine neden olmasına bakmaksızın, kimse ona ihanet etmeyi düşünmez. Çünkü bu aşk, yetişkin bir mahalleli olma yolundaki çocuklara küçük yaşlarda aşılanır, kahvaltıda başlayan eğitim; günün ilerleyen vakitlerinde – ki bu her fırsatta olabilir – devam ederdi.

Yola çıktığımdan beri hatıraların ve henüz başında olduğum hasretin damga vurduğu donuk bakışlarım buz gibi eriyerek sıcak bir tebessümün aksesuarı oluyor.

Çift kale maçlarda kalecilik yaparken topu yakalamak için ani gelişen refleks, bu defa onlara el sallamak için harekete geçiyor. Kalbim, alışkın olmadığı bir kasılmayla sıkışıyor. Gözlerimde yağmak için bekleyen bulutları daha fazla tutamıyorum. Hıçkırıkla karışık gök gürültülü bir sağanak, yanağımı dayadığım camda debisi yüksek nehre dönüyor.

En utandığım duygu patlamasıdır ağlamak. Dudaklarımı ısırıp buna bir son vermeye çalışıyor, dikiz aynasından bana bakan Hayri’den gözlerimi kaçırıyorum. Bu çabalarım sonuç verdiğinde, sessizliğin denizinde yüzmenin hazzını yaşıyorum. Beni nelerin beklediğini bilmemenin tedirginliğiyle karaya vurmayı beklerken, içimdeki fırtına beni alabora ediyor.

Yol uzadıkça kırılıyorum. Osman Abi’nin okul çıkışında sattığı, birkaç gün önceden kalma ğıt helvalar gibi… Geçen yıl ölen Mukadder Abla’dan sonra kendini toparlayamamıştıOsman Abi. Kolay değil tabii, dile kolay otuz yıl aynı yastığı ters yüz edip kullanmışlar.

Bak şimdi… Beynimi kemiren onca melankolik haşereye bir yenisi daha eklendi. Neyse ki adamın bu haline üzülüp, bayat olduğunu bile bile harçlığımın son bakiyesiyle o helvalardan almak, buruk bir teselli oldu bana.

Ve sonunda minibüsün çoktan miyadını doldurmuş kabak lastikleri mahallenin girişindeki son evi geride bırakıyor. Yanağımı dayadığım camdan, uçsuz bucaksız ovalar, tek tük ağaçlardan başka bir şey gözükmüyor. Hızla arka cama dönüyorum. Giderek küçülen evlere, nokta gibi kalan insanlarıma son kez bakıyorum.

İçimdeki barikatları zorlayan hüzün selinin debisini, ‘tekrar döneceğim’ diyerek durduruyorum. Evet… Döneceğim ama nereye? İşte bu soru sınavda sorulsaydı cevabım hazırdı. Biliyorum siz de soruyorsunuz, ‘o kadar anlattığın yer neresi?’ diye.

Dedim ya Anadolu nüfusuna kayıtlı bir yer. İsim, koordinatların ne önemi var? Hepsi Anadolu değil mi? Hepsi,çaya şeker diye katılan yurdum insanı değil mi?

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • YENİ
  • YORUM
TRCep Urfa Haberleri